106’ncı yıl dönümü kutlanan Lozan Barış Antlaşması, siyasi eleştirilerin odağı olmaya devam ediyor. Özellikle Cumhuriyet karşıtı görüşler tarafından Ege Adalarının bu anlaşmayla Yunanistan’a verildiği iddiaları öne sürülürken, tarihsel kayıtlar durumun farklı olduğunu ortaya koyuyor. Uzmanlara göre adalar Lozan’da değil, daha önceki savaşlar ve uluslararası kararlarla Osmanlı İmparatorluğu’nun elinden çıkmış bulunuyor.
Tarihsel Zemin: Savaş Kayıpları ve Uluslararası Kararlar
Ege Denizi’ndeki deniz üstünlüğünü yitiren Osmanlı İmparatorluğu, adaların büyük kısmını Lozan’dan çok önce kaybetmişti. II. Abdülhamid döneminde donanmanın Haliç’te bekletilmesi sonucu zayıflayan Osmanlı gücü karşısında, Navarin Baskını’ndan itibaren Ege’de üstünlük kuran Yunanistan, 1912 Balkan Savaşı sırasında Doğu Ege Adalarını (Midilli, Sakız, Sisam, İkarya) ve Boğazönü Adalarını (Limni, Semadirek) işgal etti.
Bu gelişmelerin ardından altı büyük devlet tarafından 20 Ocak 1913’te toplanan Londra Büyükelçiler Konferansı’nda, Yunanistan’ın kontrolündeki Doğu Ege Adalarının askersizleştirilme koşuluyla Yunanistan’a bırakılması karara bağlandı. Bu karar, Türkiye’ye 14 Şubat 1914’te bir nota ile bildirildi.
Bunun yanı sıra Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya tarafından işgal edilen Oniki Adalar (Dodekanes), savaşın sonucunda imzalanan Uşi Antlaşması ile de resmen İtalya’ya devredilmiştir. Dolayısıyla Lozan görüşmeleri başladığında, söz konusu adaların hiçbirisi Osmanlı toprakları arasında yer almıyordu.
Lozan’daki Temsil ve Kazanımlar
Tarihsel süreçte kaybedilen bu coğrafyalar göz önüne alındığında, Lozan Antlaşması’nda adaların statüsünün yeniden belirlenmesi çabaları öne çıkıyor. Anlaşma metinlerinde yer alan düzenlemeler şu şekilde özetlenebilir:
- Daha önce askersizleştirilme şartıyla Yunanistan’a bırakılan adaların bu statüsü, Lozan’da teyit edilmiştir.
- Boğazlar’ın güvenliği açısından stratejik öneme sahip Gökçeada, Bozcaada ve Tavşan Adası, Türkiye’nin kontrolüne geçerek toprak bütünlüğüne dahil edilmiştir.
- İngiliz diplomatik heyetinin tüm adaların müttefik devletlere verilmesi talebi reddedilerek, Türkiye’nin ulusal çıkarları korunmuştur.
Düşünce Yapısındaki Temel Farklılık
Lozan’ın anlaşılabilmesi için Osmanlı İmparatorluğu ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti arasındaki stratejik yaklaşım farkının da vurgulanması gerekiyor. Tarıma dayalı ve din temelli bir yapıya sahip olan Osmanlı’da temel üretim aracı toprak olduğu için, imparatorluk geniş sınırlara sahip olmayı hedeflemekteydi.
Bu geniş coğrafyayı korumak adına büyük devletlerin desteğine ihtiyaç duyulması, zamanla bağımsızlığın kısıtlanmasına yol açmıştır. Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti’nin anlayışı; “kendi gücüyle savunabilecek kadar toprak” ilkesi üzerine kuruludur. Lozan Antlaşması da Misak-ı Millî sınırları içinde tam bağımsızlık hedefini takip ederek kurgulanmış bir belgedir.
Güncel Hukuki İhlaller ve Güvenlik Endişeleri
Tarihsel gerçeklikler dışında, günümüzde yaşanan hukuki ihlaller de tartışmaların ana unsuru arasında yer alıyor. Yunanistan, Lozan Antlaşması gereği askersiz olması gereken adalara son 24 yıldır asker konuşlandırarak ve askeri tesisler inşa ederek sözleşme hükümlerini ihlal ediyor.
Ayrıca hiçbir anlaşmayla devredilmemiş olup Osmanlı’nın varisi olarak Türkiye’ye ait olan EGAYDAAK (Ege Adaları Demiryolları, Elektrik Su ve Gaz Anonim Şirketi) adalı kurumun mülkleri de Yunanistan tarafından sahiplenilmektedir. Uluslararası hukukun temel prensibi olan “ahde vefa” ilkesinin açıkça çiğnenmesi, bu durumun hukuki boyutunu güçlendiriyor.
Askersiz olması gereken adaların militarize edilmesi, Türkiye’nin ulusal güvenliği için doğrudan bir tehdit unsuru teşkil ederken; egemenlik iddiaları ise toprak işgali niteliğinde değerlendiriliyor. Bu iki kritik konu başlığında taviz verilmesi, Lozan’da büyük mücadelelerle elde edilen kazanımların geriye götürülmesi anlamına gelecektir.
Siyasi analistler ve hukukçular, iktidarın bu açık ihlaller karşısında yeterince tepki vermemesini eleştiriyor. Konunun demokratik baskıyla gündemde tutulması ve olası siyasi değişimlerde öncelikli bir dış politika dosyası olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor.